Gördüklerimizi anlayalım

Gördüklerimizi anlayalım

Selam evde sinema izleyenler,

Bu hafta başı yazımda ekranda ya da perdede gördüklerimizin ne teknolojiler içerdiğine beraber bakacağız. Bunların sizin için bir şeyler ifade edip etmeyeceği yine sizlere kalacak. Her yenilik hepimiz için değildir. Doğru olan, gözümüze gönlümüze uygun olan ortamı yaratmaktır. Kayıpsız yeni nesil müzik kayıt teknolojisine internetten bu kadar kolay ulaşabilmemize rağmen, plak dinleyenleri geride kaldılar diye suçluyor musunuz? Hayır.

İlk zamanlarda lenslerden gördüğü görüntüyü kalıcı şekilde ışığa hassas bantlara kaydeden cihazlarımız vardı. Bu bantlardaki görüntüler son derece zahmetli işlemlerden geçerek ışığa hassas olmayan oynatma bantlarına aktarılıyor ve toplu gösterime uygun hale getiriliyordu. Bu sistem analog idi. Tek bir standart varken hiç bir şey karmaşık ve dertli değildi. Ama elbette bu keyife öyle herkes de ulaşamıyordu. Bu bant tabanlı sinema sistemi, siyah/beyaz, sesli siyah/beyaz, renkli, sinemaskop, geniş ekran diye genelde içerik şekli konusunda evrildi. Burada belki ismi dolayısıyla mantığını derhal kavrayamayacağınız tek teknoloji sinemaskoptur. O güne dek kullanılan 35 milimetrelik film şeritlerinde değişikliğe gitmeden özel lenslerle yanlardan basık olarak çekilen görüntüyü, sinemadaki projektörünün diğer bir özel lensiyle geniş olarak oynatmasından ibaretti. Hızla evlerde yayılan tv seyircilerini sinemaya çekmek için Hollywood’un o dönemdeki önemli bir silahı olarak kabul edilmişti.

Televizyonun yayılması ilk farklılıkları yarattı ve ilk karışıklıklarımız, ilk seçimlerimiz o zaman başladı. Dünya çapında yayılan televizyon ağları, kendi sistemlerini yarattı. Kameralar ve televizyonlar tarama denen bir sistemle çalışıyorlardı. Tarama frekansındaki farklılıklar görüntü dünyasındaki ilk önemli ayrımı ouşturdu. Amerika’nın önde çektiği bir grup ülke NTSC denen görüntü teknolojisi ile yayın yapıyordu. NTSC, görüntüyü bize saniyede 30 kare olarak iletiyor ve her kare 525 satır içeriyordu. Satır sayısının fazlalığını günümüzdeki megapiksel olgusu ile paralel kabul edebilirsiniz.. Avrupa önderliğinde yayılan, daha sonra bir diğer alt sistem olan SECAM ile birleşen PAL ise, görüntüyü bize saniyede 25 kare şeklinde gönderiyor ve her karede 625 satır yer alıyordu (insan gözü saniyede 16-18 kareden daha fazlasını hareketli görüntü olarak algılıyor). Türkiye’de PAL sistem ile yayıncılık yapılıyor, Amerika’dan bize gönderilen videoları izleyebilmek için televizyonlarımızda NTSC uyumluluğu olmasını arıyorduk. Şükür ki gelişen teknoloji ile televizyonlar multisistem hale gelmiş, bu sorun büyük oranda ortadan kalkmıştı.

Japonların liderliğinde televizyonlarda video kayıt, kopyalama ve oynatma yaygınlaşmaya başladı. Video kameralar ve video oynatıcı cihazlar hayatımıza girdi. Üzerinde inci gibi dizilmiş gözle görülemeyecek kadar minik metal partikülleri barındıran şeritlerin manyetik kafa olarak adlandırdığımız mıknatıslı cihaz vasıtası ile manipüle edilmesi mantığıyla çalışıyordu. Artık havadan antenler vasıtası ile aldığımız yayına muhtaç değildik ve istediğimiz zaman istediğimiz şeyi izleyebilirdik. Bu da doğal olarak televizyon dünyasının sinemaya karşı bir silahı oluverdi. O sahnede ise şöyle bir savaşa şahit olduk. JVC firması tarafından son hali şekillendirilen VHS kaset formatına karşı, Sony firması Betamax ile ortaya çıktı. JVC bir çok markayı lisans istemeden ortak bir fayda oluşturmak için ikna etti, bu da teknolojiyi lisanslayarak satmaya ve bundan kar etmeye kalkan Sony’i kötü adam durumuna düşürdü. Sony’nin görüntü kalitesi biraz daha yüksekti fakat işler insanların video kasetlere daha çok görüntü kaydı sığdırması ihtiyacına gelince, VHS daha büyük olan kaset boyutunda daha fazla şerit barındırarak rakibine şans tanımadı. Sony beklenen hatayı yaptı ve kayıt süresini uzatabilmek için görüntü kalitesinden ödün vermek zorunda kaldı. Kabul görme savaşında hızla geriledi ve bir süre sonra piyasayı tümden kaybetti.

Bu şeritlerin manyetik olması, elektronik tüketici cihazlarının yayılması ile bir kabusa dönüşmeye başladı. Bu tür cihazlardan yayılan elektromanyetik dalgalar ve mıknatıs etkisi şeritlerdeki yapılanmayı bozuyor ve kayıtlar gösterilemez hale geliyordu. Bu kasetleri saklamak için özel ortamlar yaratmak ihtiyacı doğmuştu. Bundan dolayı optik sistemler devreye girdi. Analog şekilde yapılan önceden kaydedilmiş LaserDisc‘ler plak boyutunda idi ve tekrardan kaydedilmesi mümkün değildi. Bunun gibi sebeplerden video kasetlerden daha iyi olarak değerlendirilmedi, yaygınlaşamadı. Takibeden CD ve DVD teknlojileri, makul saklama boyutları ile ve dijital teknolojiyle kayıt edilebilmeleri, yeniden kayıt edilebilmeleri sayesinde bir çok uygulama alanı buldular. Hem iş hayatında ve hem ev eğlence dünyasında geniş yer edindiler. Analog yerine kabul gören dijital ortamlar, bize içine koyduğumuz bilgileri zahmetsizce artırma, silme, değiştirme fırsatı sundular. Sinema alanı için verilebilecek en basit örnek şudur. Yolda giden bir araba sahnesi çekiyorsunuz ve çektikten sonra yolun kenarında hiç ağaç olmadığını ve senaryo gereği ağaç olması gerektiğini düşündünüz. Analog kayıtta bu sahneyi yeniden çekmeniz gerekecekti (ya da büyük zahmetlerle bin bir takla ilkel efektler kullanılacak ama komik duruma düşülecekti). Dijital kayıt ise bilgisayar dünyasının nimetleri kullanılarak elektronik ekipmanlar ile görüntüye istenen şeyin kolayca eklenmesini sağlıyor. Çünkü görüntü aslında bilgisayarların çok kolay algılayıp değiştireceği sayısal verilere dönüşmüş halde.

Sonraki adımda, daha evvelki bir yazımda bahsettiğim üzere ikinci bir savaş meydana geldi. Dijital dünya bir harikaydı, bize sadece görüntü değil, ses, bilgi, oyun gibi bir çok veriyi aynı ortamda sunma avantajı sağlıyordu. CD‘ler bize 700 MB veri tutma şansı verdiler, DVD‘ler ise maksimum 9GB‘a kadar çıkan farklı veri seçeneklerine sahiptiler. Sinema şirketleri görüntü kalitesi ve çözünürlüğünü artırınca bize çok daha fazla alan gerekti. Savaş işte tam bu noktada patlak verdi. Boyutları değişmeden yeni optik disk varyasyonları ortaya çıktı. Toshiba‘nın 30GB veri alan HD DVD formatına karşılıkSony‘nin 50 GB kapasiteli Blu-Ray formatı, bir önceki savaştaki yenilgiden sonra film prodüksiyon şirketi kuran ve bu alanda dev adımlarla lider şirketlerinden biri haline gelen Sony’nin yaygınlaşmaya destek için doğru noktaları adreslemesi sayesinde savaşı kazandı.

Gördüklerimiz ise bizim için 4:3 ekran oranında 625 satırlık,saniyede 25 karelik analog görüntüden, 16:9 ekran oranında 1080 satır 1920 sütunluk, saniyede 60 karelere kadar çıkan dijital bir sihire dönüştüler. Amerika’da yüksek çözünürlüğün ilk uygulaması olan 720 satır HD olarak kabul edildi. Daha sonra geliştirilip bizde de standart hale gelen 1080 satır ise Full HD ismini aldı.

Şimdilerde her yerde rastladığınız 4K çözünürlüğü ise yeni bir lüks. Evlerimize aldığımız yeni model tvlerin ekran boyutları çok büyük olmaya başladığında belli çözünürlükteki görüntüler artık yakın mesafeden kareleşme gibi görüntü kalitesinde düşme algısına yol açtığından, haliyle daha fazla piksel sayısının daha kaliteli ve akıcı bir görüntü yaratacağı düşünüldü. İşte 4K, bir diğer adıyla Ultra HD, 2160 satır 3840 sütun ile bize Full HD’nin 4 katı kadar bir çözünürlük sağlıyor. 55 inch ve daha fazlası boyutta tv almak isteyenler için makul, fakat daha yakın mesafeden seyredilecek daha ufak ekranlar için insan gözünün net algılayacağı bir farktan bahsedilmeyebilir.

Bir çok kişi Ultra HD ye geçilebilir mi diye düşünürken, 8K çözünürlük konuşulmaya başladı bile. Ama unutmayın, siz teknolojiye yetişmek zorunda değilsiniz. Bir noktada durup sahip olduğunuz şeylerden maksimum fayda sağlayarak keyif duymayı bilmek her şeyden önemli.

Üstelik günümüzde cihazların kapasitelerini yansıtan özellikler, gerçek hayatta değerlendirilebilecek kriterler değiller. Full HD televizyon alıp çamaşırlık model eski anten ile kullanırsanız, o parayı boşa savurmuşsunuz demektir. Bir sonraki yazıda bu cihazlardan verim almayı sağlayacak uygulamalar nelerdir onlara bakacak, gerçek hayatta “ne alıyoruz ki, ne izliyoruz” ‘un değerlendirmesini yapacağız.

Sağlıcakla kalın.

Gökhan DEMİRCİ